Haberler

‘Edebiyat/Felsefe/Åžiirler’ Kategorisi için ArÅŸiv

Gül ve Mektup 3

Friday, 02 January 2009
MutluluÄŸun hasreti ve bir sebebi.
Merhaba, İki gözüm, fırtınam
Sesimin ve sevgimin yankısı
Merhaba, son limandaki gül
Yağmur yüklü bulutum,
Suya hasret toprağım.
Merhaba, acım, tatlım,
Ve karanlık gecede ay…

Yoksun, penceremde yağmur taneleri, sokaklar boş ve dargın, uzaklara dalmışım, suskun ve yorgunum, huzursum.

Yoksun, kapımı kim çalar bu vakitte? Akşam çoktan olmuş, bir hayal midir seni beklemek ve gelmeni düşlemek, yoksa bir rüya mıdır, uyanılması güç?

Yoksun, odam soğuk ve sessiz, takatim yok yerimden kalkmaya, korku kol geziyor, acıkmışım susamışım.

Sen yoksun diye kim bilir, kaç yıldız saymışım hasrete ve özleme dair, kaç buluta ayrılık dolu isimler vermişim kavuşmaya dair?

Sen yoksun diye kim bilir, kaç bardak çayımı soğutmuş içmemişim, sen yoksun diye kim bilir, kaç şiir karalamış, kaç aşk romanını yarım bırakmış, kaç gece uykusuz kalmışım?

Gönlümün en ıssız yerlerinde, en tenha sokaklarında, el değmemiş koylarda sana ait ve sevdana ait ve hasretine ait cümleler biriktirdim. Her bir cümleyi ruhumla besledim, sevdiğin şarkılarla avuttum, onca zaman büyüttüm duyarsın, hissedersin, tebessüm eder sevinirsin diye.

Yürüyorum uzun yollar boyu, insanlar gelip geçiyor yanımdan, kimisi dokunuyor omzuyla, dönüp bakmıyorum, bu insan selinin, anlamsız kalabalığın ortasında yalnızlığımı hissediyorum ve yudumluyorum ama isyan da etmiyorum. Yürümeme bir anlam yüklüyorum; Yürümek sana doğru, koşmak sana doğru, adımlarımın yönü sana doğru diye düşünüyorum. Çocuklar gibi seviniyor, kanat çırpıyorum.

Nerede olduğunu ve ne yaptığını tahmin ediyor, şu anda kafandan ne geçtiğini, ne söylediğini, bulmaya çalışıyor başladığım bu oyunu devam ettirip gidiyorum. Uzun ve derin düşüncelere dalıyorum bazen, başka bir alemin kapısındayım sanki, güneş gibi ay gibi gerçek diyorum ama sen yoksan zaten, dünyamıza geri dönüyorum.

Hayat tüm heybetiyle ve acımasıyla ve acımasızlığıyla devam ediyor. Günlere hükmümüz yok, zamana gücümüz yetmiyor. Sevdamı diri, hasretimi canlı tutmaya çabalıyorum. Yıkılmaktan korkuyor ama dimdik ayakta kalabilmekte zorlanıyorum. Ümidimi inancımdan ve sevdamdan ve ruhumdan ve aşkımdan ve benliğimden alıyorum.

Yıkılma ve yıkma İki Gözüm, acı sende tat bulsun son sözüm, hüzün sende derman görsün gül yüzlüm…

Hoşçakal

Hakan BAHÇECİ

Mor MenekeÅŸeler

Saturday, 04 November 2000
Ebr

İntikam Ateşi 2-Yeniden Hayata

Saturday, 04 November 2000
YENİDEN HAYATA

Kapıyı yeniden çalıyordu açılmayınca kırıyordu ve yine o manzara.Kaçıncı kez aynı kabusu görüyordu acaba?

Telefon çalmaya başlayınca hemen yatağından fırladı.Gecenin bu saatinde aranması kadar normal bir şey yoktu aslında.Hemen arayan numaraya baktı merkezden arıyorlardı.

-Efendim

-Doğan komiserim ben Berna, Eren komiserim sizinle görüşmek istiyor.

-Tamam baÄŸla.

Doğan düşündü acaba kimler yaralanmış,kimler ölmüş diye.

-Alo Doğan acilen gelmen lazım.

-Oo Eren tabi ki gelirim ama çayım demli olsun.

-şimdi geyiğin sırası değil inanılmaz olaylar oluyor

-Örneğin?

-Bir soru sorma da işine bak ya**Bu ilgini çeker mi senin parmak katil yeniden işbaşında.

Bu cümleyi duyan Doğan afalladı ve geçmişe gitti evet yeniden o evdeydi kapıyı yine kırmıştı salona girmişti ve annesinin kanlar içindeki cesedine bakıyordu.Düşündü bunları yapan adam geri dönemez dedi çünkü onun beynini kendisi dağıtmıştı.

-Bu nasıl olabilir?

-Oldu işte her şey tıpatıp aynı,sanki bu adam mezardan çıkıp geldi ve yeniden cinayet işlemeye başladı.

-Ben hemen merkeze geliyorum.

DoÄŸan merkeze girer girmez Eren onu karşıladı ve olay mahalline doÄŸru yola çıktılar.Olay mahalline varınca DoÄŸan hemen maktulenin yanına gitti ve eline baktı evet aynen Eren’in söylediÄŸi gibiydi Cihan’ın imzası orada duruyordu aslında durmuyordu çünkü Cihan’ın imzası kurbanın iÅŸaret ve yüzük parmağını kesip hatıra olarak yanına almaktı.Kızın burnuna bakınca burnundaki kırığın bile Cihan’ın imzasıyla aynı olduÄŸunu gördü.DoÄŸan bu düşüncelerden Eren’in sesiyle sıyrıldı.Eren onu çağırıyordu ve oda Eren’in yanına gitti.Yanına gidince onun gösterdiÄŸi kartvizite baktı kart maktuleye ait olmalıydı.Kartın üstünde Berra Ottekin-Avukat yazıyordu.DoÄŸan düşündü eski cinayetlere nasıl bu kadar benziyordu.Düşündü bunlar Cihan’ın iÅŸi olamaz dedi.Olay yerinden ayrılırken basın mensupları soru yaÄŸdırmaya baÅŸladılar.

-Doğan Bey parmak katilin geri döndüğü doğru mu?

-Peki bu nasıl olabilir Doğan bey o adam ölmemiş miydi?

Doğan bütün soruları cevapsız bırakarak arabaya bindi ve merkeze geri döndü.

DÜğÜM

Koray,Eren,Doğan ve Erdem yine masanın eski masalarının başında yine aynı şekilde işlenmiş cinayet için toplandılar.İlk olarak Erdem söz aldı.

-Bu cinayet geçen seneki Müge Güngör cinayetinin aynısı parmakların kesiminden tutunda burundaki kırığa kadar

DoÄŸan“Bu cinayetler aynı ama aralarında tek bir fark var” dediÄŸi anda telefon çalmaya baÅŸladı.DoÄŸan telefona cevap verdi

-Merhaba DoÄŸan

-Sen kimsin?

-Doğan gerçekten kırıyorsun beni.

-Seni taklitçi her şeyinle onu taklit ediyorsun biraz farklı ol be**

-Ha ha ha DoÄŸan aynı Cihan’ın anlattığı gibisin hemen sinirleniyorsun.

-Cihan beynine kurşunu yemeden önce böyle işlerle mi uğraşmış?Keşke benden nasıl kurtulacağını düşünseymiş.

-Belki de geride bıraktığı işlerin tamamlanması için uğraşmıştır kim bilir?

-Senin ne olduÄŸunu söyleyeyim mi?Sen Cihan’ın çok kötü bir taklidisin.

-Hayır**Ben Cihan’ın yardımcısıyım,kardeÅŸiyim onun gerçek varisiyim.Neyse bu kadar gevezelik yeter.Artık iÅŸime hazırlanmaya devam etmeliyim.

-Seni yakalayacağım ne pahasına olursa olsun**

-Yakalarsın buna tüm kalbimle inanıyorum ha ha ha**

-Seni küç…

Tam o anda telefon yüzüne kapandı.

-Beyler artık cinayet zincirin son halkası da tamamlandı.Yeni bir cinayet iÅŸleniyor olabilir ÅŸu anda.Bütün ekipler en üst düzeyde alarma geçirilsin.Bende Leyla’yı uyarayım çünkü yarım kalan iÅŸ gibisinden ÅŸeyler söyledi hatırlarsanız Cihan’ın yarım kalan iÅŸi Leyla’ydı.

-Ama o seni görmek istemediğini söylemişti.

-Bir şekilde ulaşmam lazım çünkü bu sıradan bir olay değil ölüm-kalım meselesi.Hadi beyler herkes iş başına**

DoÄŸan hemen merkezden çıktı ve Leyla’nın evine doÄŸru yol almaya baÅŸladı.Leyla’nın evine varınca kapıyı çalmaya baÅŸladı.Bu kapı ona geçen sene Leyla’yı kurtarmak için kendini ateÅŸ hattına atmasını hatırlattı.Leyla ne yapmıştı peki olaydan 1 ay sonra artık baÅŸkasını sevdiÄŸini diÄŸer insanlar gibi normal bir hayat istediÄŸini ve bir daha onu aramasını söyleyip yaptığı her ÅŸeye teÅŸekkür ettikten sonra niÅŸan yüzüğünü masasına bırakıp gitmiÅŸti ardına hiç bakmadan.ÅŸimdi 1 yıl sonra yine aynı evin önündeydi,kafası karışıktı en önemlisi Leyla’nın hayatı yine tehlikedeydi.DoÄŸan görevi dışında her ÅŸeyi kafasından atmaya çalıştı o ÅŸu anda burada sadece hayatı tehlikede olan bir vatandaşı uyarmak için gelmiÅŸti.Zile bastı,acaba yan sanayi Cihan buraya ondan önce gelip Leyla’yı çoktan öldürmüş müydü?Acaba Leyla parmağı kesilirken aÄŸlamışmıydı yoksa acıya dayanamayıp bayılmış mıydı?Bunun gibi düşünceler kafasını kurcalarken içeriden bir ses geldi.

-Kim o

“Polis” diye cevap verdi DoÄŸan düşündü acaba çok mu resmi olmuÅŸtu?Leyla kapıyı açıp karşısında DoÄŸan’ı görünce küçük bir ÅŸaÅŸkınlık geçirdi.

-Seni görmeyi hiç beklemiyordum doğrusu.

-Zaten buraya eski defterler için gelmedim görevimi yerine getirmek için geldim.

-Zaten onları açsaydın kapı şu anda yüzüne kapanmış olurdu.Evet sorun ne?

-Yeni katili duymuÅŸsundur Cihan’ın izinden gidiyor ve bu senin için hiç iyi deÄŸil.

-Evet duydum ne alakası var?

-Adam sürekli yarım kalan bir işi tamamlamaktan bahsediyor unutma ki bu yarım kalan iş sensin.

-Aman Allah’ım

-Evet bu yüzden katil yakalanana kadar İstanbul’a annenin yanına gitmen senin için çok iyi olacaktır.

-Bunu yapmam gerçekten gereklimi?

-Bu sana kalmış bir karar.Önemli bir işin var mı?

-Haftaya nişanım var 1 sn. işte davetiyen seninde gelmeni isterim.

-Nişanın mı var?

-Evet seni davetten daha fazla ilgilendiren bir konu mu?

-Hayır asla**Neyse ben gidiyim artık cep telefonu numaram değişti işte yenisi bu bir terslik olursa hemen ara şey neyse ben gitmeliyim.

Leyla ona seslendiğinde Doğan çoktan kapıdan çıkmıştı.Doğan dışarıda arabasına doğru ilerlerken gözündeki yaşları gecenin karanlığında kimse fark etmemişti.

ÖLÜM-SEVİNÇ-HÜZÜN

DoÄŸan merkeze dönünce Eren’le karşılaÅŸtı

-Kötü haberler var.

-Dur tahmin edeyim.2.cinayet gerçekleşti

-Bingo hemen gidiyoruz hadi

Doğan olay yerine varınca maktuleyi hemen incelemeye başladı.Katilin imzası yine orada duruyordu.Doğan yakında bir yerlerde bir kartvizit olduğundan emindi.Tahmininde yanılmamıştı kartı bulmuştu.Gülçin Koçak-Avukat yazıyordu.Doğan düşündü bu adamların avukatlarla ne alıp veremediği vardı.Bu sırada Eren yanına geldi.

-Yine tipik bir parmak katil cinayeti deÄŸil mi?

-Hayır aynı değil.

-O nedenmiÅŸ maktule yine avukat yine kumral.

Tam o anda DoÄŸan gülümseyerek kartviziti gösterdi.Eren’inde yüzüne bir gülümseme yayıldı çünkü o da kartvizitin üstündeki siyah saç telini fark etmiÅŸti.

-Ben demiştim bu adam çok kötü taklitçi diye en azından Cihan işini yaptıktan sonra ardında iz bırakmazdı.Adam tam bir profesyonel gibi çalışırdı.

Erdem,Koray,Eren yine cinayeti tartışıyorlardı masa başında.

-Adam profesyonel deÄŸil DNA’sı var ÅŸimdiden elimizde.

-Tamam DNA’sına sahibiz ama kime ait olduÄŸunu bulamazsak hiç iÅŸe yaramaz.

Bu sırada Doğan elinde bir kağıt ve zarfla içeri girdi

-DoÄŸan onlar ne abi?

-Sağ elimdeki katilin DNA taraması hiçbir sonuca varamamışlar adam tertemiz.

-Ne kadar güzel her şeyin başına döndük artık adamın yeni bir salaklık yapmasını bekleyeceğiz.

-Peki zarf ne?

-O mu? Önemli deÄŸil Leyla’nın niÅŸan davetiyesi.

-Nişanlanıyor mu?

-Evet

-O kadar şeyden sonra seni terk etti ya hiç bir şey söylemiyorum.Pek gidecek misin? Bir de kimle nişanlanıyor?

-Gidicem bakalım nişanlı kimmiş.benim yerimi alan adamı merak ettim.

-Gitmek zorunda değilsin bırak çıksın hayatından.

-Yapacağım son bir şey var.

-Ne yapacaksın?

-Nişanlısını tüm detaylarıyla araştıracağım.

-Nasıl yapmayı planlıyorsun?

-Adamdan saç almayı planlıyorum bakalım geliÅŸen son teknolojiyle adamın DNA’sından geçmiÅŸini bulabileceÄŸiz.

-İnşallah çaktırmadan alırsın.

-Yalnız adam anlarsa rezil olursun.

-Biliyorum napalım almaya çalışacağız artık.

DÜğÜMÜN ÇÖZÜLMESİ

DoÄŸan niÅŸandan dönerken tam bir keÅŸmekeÅŸin içindeydi.SevdiÄŸi kadın baÅŸkasıyla niÅŸanlanıyordu.DoÄŸan önce evine gitmeye baÅŸladı ama evinde içinin sıkılacağını düşünerek direksiyonu merkeze doÄŸru kırdı.Merkeze gidince önce laboratuara uÄŸrayıp Leyla’nın niÅŸanlısından gizlice aldığı saç telini Kumru’ya bıraktı.Odasında masasına oturduÄŸu gibi gözleri kapanmaya baÅŸladı.

DoÄŸan bir anda oda kapısının kırılırcasına vurulmasıyla uyandı ve karşısında Kumru’yu gördü.

-Doğan çok ilginç bir şey oldu**

-Odaya sakin gir ya heyecanlandırdın beni.Nedir ilginç olan?

-Senin getirdiğin saç telindeki DNA varya.

-Evet var.

-Katilin DNA’sıyla aynı

-Nasıl ya aynımı o zaman**

DoÄŸan düşündü bu adam Cihan öldükten sonra ortaya çıktı ve Leyla’yı kendisine aşık etti.NiÅŸanda aynı evde yaÅŸadıklarından söz etmiÅŸlerdi.Leyla’nın evine gidince o adam yoktu ve o gün cinayet iÅŸlendi, ÅŸu anda da bir taneiÅŸleniyor olabilir.

-Kumru ben Leyla’nın evine gidiyorum sen Eren’e haber ver.

DoÄŸan tam odadan çıkarken Kumru’nun ona seslendiÄŸini duydu.Hemen geri döndü kafasını kapıdan uzattı

-DoÄŸan kendine dikkat et.-

-Tamam Kumru dikkat edeceÄŸim

ATEş SÖNÜYOR

DoÄŸan Leyla’nın evine varınca silahını kontrol etti ve zili çalmaya baÅŸladı.Kapıya kimse bakmadı ama bir süre sonra anahtarın çevrilme sesi geldi.DoÄŸan kapının yanına sindi.Katil Nezir elinde silahla DoÄŸan’ı görünce DoÄŸan kaç yıldır çalıştığı UzakdoÄŸu sporlarını kullanmanın vaktinin geldiÄŸini anladı.Kafasını DoÄŸan’ın olduÄŸu yere çeviren Nezir burnuna yediÄŸi yumrukla afalladı ama hemen toparlandı ve arşı saldırıya geçti.Rakibini hafife alan DoÄŸan karın boÅŸluÄŸuna gelen tekmeyle iki büklüm oldu,Bu sırada Nezir bağırıyordu.

-BeÄŸendin mi bunu DoÄŸan?

-Adi herif son gülen iyi güler.

DoÄŸan bu sözün ardından çok saÄŸlam bir yumrukla Nezir’in dudağını patlattı.Nezir içeri kaçarken DoÄŸan arkadan bağırıyordu.

-Sen Cihan’ın nesisin nerden tanıyorsun onu?

-Ben onun arkadaşıyım,dostuyum,kardeşiyim,sırdaşıyım- her şeyiyim şimdi de yarım kalan işini bitirmeye geldim.

-Senin beynini yıkamış o şimdi teslim ol**

-Asla******

Bu sırada Nezir’i takip ederek mutfaÄŸa girdi.DoÄŸan mutfaÄŸa girince kimseyi bulamadı ilerleyince kapı kapandı ve arkasından Nezir çıktı.DoÄŸan’ı ittirerek duvardaki raflara yapıştırdı.Üstüne kavanozlar,baharatlıklar düşen DoÄŸan gözünü açınca üstüne bıçakla koÅŸan Nezir’i gördü ve aklına mükemmel bir fikir geldi.Yerdeki karabiberleri avuçladı ve ani bir hareketle Nezir’in yüzüne attı..Ellerini yanan gözüne götüren Nezir’in boÅŸluÄŸunu yakalaÅŸan DoÄŸan onu bir hamlede yere yatırdı.O sırada Nezir bıçağı DoÄŸan’ın bacağına sapladı.Sinir ve can havliyle bıçağı çıkaran DoÄŸan bıçağı Nezir’in gözüne sapladı ve olanca gücüyle çevirdi.Bıçağı daha da ittiren DoÄŸan bıçağın öbür taraftan çıktığını görünce ittirmeyi bıraktı.Nezir’i öldürdükten sonra yavaşça ayaÄŸa kalkan DoÄŸan acı içinde yatak odasına doÄŸru yol almaya baÅŸladı.Yatakta baygın bir ÅŸekilde yatan Leyla’nın iplerini çözdü.Bunları yaptıktan sonra bacağındaki acıya daha fazla dayanamayarak bayıldı.

DoÄŸan kendisine geldiÄŸinde bir hastahane odasındaydı.Görüntü netleÅŸmeye baÅŸlayınca karşısında Kumru’nun ona ışıl ışıl bakan gözlerini gördü.

-Bizi çok endişelendirdin.

-Neden ki fazla bir yaram yoktu.

-Evet yoktu ama bizimkiler gelene kadar çok kan kaybetmişsin seni hastahaneye zar zor yetiştirdik 2 gündür kendine gelebildin.

-Peki 2 gündür kim benim başımda bekliyor?

Kumru kızararak cevap verdi.

-Ben

Tam o sırada içeri giren Eren konuÅŸmayı böldü ve Kumru’yu merkezden çağırdıklarını söyledi.Kumru apar topar oradan giderken DoÄŸan ardından bakmaya devam etti ve 1 hafta onu hiç görmedi.

SON KARÅŸILAÅŸMA

Doğan 1 hafta sonra merkeze dönünce herkes onu kapıda karşıladı.Arkadaşları onu omuzlarında ofisine kadar götürdüler.Oda boşaldıktan sonra içeri Kumru girdi.

-Aramıza tekrar hoş geldin Doğan.

-Sağ ol Kumru bu kadar kısa sürede burada olmamdaki en büyük etken sensin sana çok teşekkür ederim.Lütfen bu hediyeyi yaptıkların için kabul et.

-Ne gerek vardı ben hiç bir şey yapmadım ki?

Kumru paketi açınca içinden çok güzel bir kolye çıktı.

-Doğan bu mükemmel bir şey.

-BeÄŸendiÄŸine sevindim.Kumru sana bir ÅŸey sorabilirmiyim?

-Tabi ki.

-Yanlış anlamazsan seni işten sonra bir şeyler içmeye davet edebilir miyim?

-Olur seve seve gelirim ama şimdi gitmem lazım akşam görüşürüz.

Kumru gidince DoÄŸan düşündü ne oluyordu?Neden bu hissi yeniden yaşıyordu?İşte ÅŸimdi kafası karışmıştı.DoÄŸan akÅŸam Kumru’yu laboratuardan aldı ve beraber kafeye yürümeye baÅŸladılar.

YENİDEN HAYATA

Onlar kafeye giderken bir araba önlerinde durdu ve içinden Leyla indi.

-DoÄŸan konuÅŸabilir miyiz?

-Tabi ki ne istiyorsun.

-Seninle her şeye baştan başlamayı istiyorum lütfen beni kırma yaptığım hatanın farkına vardım**

Doğan bu şok teklif karşısında afalladı ve düşünmeye başladı.Bir tarafta hastahanede onu gece gündüz bekleyen kadın,diğer tarafta onu aldatan ve terk eden şimdi ise özür dileyen bir kadın.

-Her şeye baştan başlamak mı?Leyla üstümüzden sanki yıllar geçmiş artık rahat bırak beni ayrılık ikimiz içinde daha iyi bundan sonra sana hayatında başarılar dilerim.

Bu cevap karşısında Leyla afallamıştı.Bu sırada DoÄŸan ,Kumru’nun elini tuttu.Kumru’da bu harekete hiç düşünmeden karşılık verdi.İki aşık serin bir Ankara akÅŸamında umutlu geleceklerine el ele yürümeye baÅŸladılar.

Çocukluğumu İstiyorum

Saturday, 04 November 2000
Ben daÄŸlı bir çocuÄŸum, rüzÄŸar doÄŸurdu beni; kayalara çarpa çarpa büyüdüm çıplak ayaklarla… Ben ki, yalnızca sevginin dilinden anlar, sevginin diliyle konuÅŸurdum. Kırların, daÄŸların, rüzÄŸarların, pınarların diliyle…

Her bahar sevda gibi taşırdım içimde bir çiçeÄŸin yeÅŸermesini ve açmasını bir tomurcuÄŸun. Apak ırmaklarla akardım süsen kokulu yaylalara…

DaÄŸlı bir çocuÄŸum ben, pınarlara, esip geçen rüzÄŸarlara güler geçerdim, en çok beyaz yeleli atları severdim rüzgarda koÅŸarken, Ninemi ve bir de menekÅŸe gözlü bir kızı…

DaÄŸların doruklarında her seher serin rüzgarların uÄŸultuları çarpardı kulaklarıma. Her gece serinleÅŸirdi sular, derinleÅŸirdi duygular, uzaklarda bir kaval sesi yayılırdı koyaklara. Ninemi arardı gözlerim yaylalarda, özlemi dalga dalga yüreÄŸime iÅŸlerdi. Mahsunlaşırdı yüreÄŸim, mahsunlaşırdı gözlerim, rüzgar, su, yaprak, börtü-böcek ne varsa…

Sevgim büyüktü doÄŸaya, insana, hayvana, bitkiye karşı. Ellerim küçücüktü; daha öğrenmemiÅŸtim kini, kötülüğü, kibiri. Yanımda kim aÄŸlasa, onun yerine ben aÄŸlamak isterdim. İçim sızlardı, neÅŸemi verirdim yüzü gülsün diye…

EÅŸkin yaprağı, keklik yumurtaları, çarşıt göbekmantarı, süsen kokusu; papatyalar, daÄŸ yamaçlarındaki rengarenk çiçekler, gürül gürül akan pınarlar ve yaylaların temiz havasını çekerken ciÄŸerlerime her sabah… Bir daÄŸ çiçeÄŸi kadar mutlu, kuÅŸ kadar hafif olurdum, ninemin peÅŸinde koÅŸarken…

Hele geceleri dışarda yatmalar, yıldız saymalar, saman yoluna bakmalar, masal dinlemeler bambaÅŸka bir sihirli dünyaya alıp götürürdü bizi. … Gündüzleri çocukluk oyunları, meleyen kuzular, at binmeler, ceviz toplamalar, bacalarda aşık oynamalar, bir yanda düğünler ve davul zurna- sesleri doldururdu köyü, bir yanda hızar sesleri gelirdi…

Geldim geleli sevemedim bi-türlü bu ÅŸehir hayatını, soÄŸuk soÄŸuk yapılar, koÅŸuÅŸturmacalar, kimin ne için, kim için yaÅŸadığı belli olmayan bir hengame içinde, hep yabancı olduÄŸumun hissiyle yaÅŸadım… Bir yalnızlığın sarmalında kaldım hep. Yalnız kaldım mahÅŸeri kalabalıkların ve köhnemiÅŸ bir o kadarda bunaltıcı kentlerin içinde… Oysa ÅŸimdi bahar mevsimidir, doÄŸup büyüdüğüm yerlerde sular çağıl çağıldır ÅŸimdi, bütün ovalar, daÄŸlar, yamaçlar renk renk çiçeklerle süslenmiÅŸtir…

Düşündükçe takılıp kalıyor gözlerim uzaklarda bir yere, bir menekÅŸe yapraklarını saçıyor usulca susuz kırlara; savrulup gidiyor saçları dalga dalga rüzgarlarla…

ÅŸehirlerin kirli havası ve eksoz dumanları arasında, çocukluÄŸumun daÄŸ ve eÅŸkın kokulu yaylalarını özledim hep, kuzular peÅŸinde gezen çocukluÄŸumu… Nasıl anlatılır bir özlem bilmemki, bir özlemki, yureÄŸimde kor yangını, her gün biraz daha tutuÅŸan ve yangını biraz daha büyüyen…

Resim yapmayı, ÅŸiir yazmayı, okumayı seven bir çocuktum, her ÅŸeyi okurdum elime ne geçerse. En çok masal okumayı ve masal dinlemeyi severdim… Masal okuyup hayal kurmayı… Munzurun karlı daÄŸlarında bir masal gibi geçti çocukluÄŸum… Masalları hala çok sevdiÄŸimi söylersem, belki de güleceksiniz, olsun… Ben masallardaki gibi yaÅŸamayı severim, masallardaki gibi sevdim sevdiklerimi … Oysa, büyüyünce anladım ki, masal yaÅŸanmazmış, ya da masallardaki gibi yaÅŸanmazmış… Belki de masalları bu yüzden çok sevdim, bu yüzden güzeldir masallar… Mutlu sonla biter….

Oysa ben hayatın gerçeklerini yaÅŸayarak ve asıl gerçeÄŸin cok acı olduÄŸunu, çevremdekileri, insanları tanıyarak ögrendim… Çabuk büyüdüm galiba, onbeÅŸimde evlendirildim, onaltısında baba oldum. ÇocukluÄŸumu yaÅŸayamadan kararıp kaldı düşlerim. Hayallerim büyüktü ama hayatın gerçeÄŸinde bir küçücük nokta bile olamadım…
.

Nuri CAN

Sıkı Tut Yüreğini

Saturday, 04 November 2000
Düşmek; bazen bir daha kalkamamaktır.

Bazende, daha iyi kalkmak toparlanmak, eskisinden daha diri olmamaktır ruh için.Elbet beden düşecek toprağa tıpkı bir yaprak gibi.

Bir kıvılcım gibi söner bedenler.Elbet bedenler toprak olur.
Ya düşen yürekse ve ruhumuzsa ne olur?

Yaşamın pırıltılarında esir ettiğimiz sımsıkı tutamadığımız yüreğim ne olur,ah yürekler ne olur?

Tutabilmek hayatı ve tutunabilmek biryerlere,birÅŸeylerin ucunda olsa… Sımsıkı tut yüreÄŸini ki tutundum diyebildiÄŸin birÅŸeyin olsun. Her insanın en çok aÅŸina olduÄŸu kadar bir o kadar uzak olduÄŸu menzil deÄŸilmidir yüreÄŸimiz ?

Ne kadar ara verirse versin insan. birşeye ara vermemeli yüreğine onu hep sıkıca tutmalı ve tutunacak bir yer bir liman aradığında içinde bulmalı onu,
coşturmalı değil mi çağlayanları?
Açtırmalı tüm lalelezarları yüreğinde.
Sıkı tut yüreğini hem de sımkısı kaçmasın .

Niye sıkılıyoruz ki ?
Neden hezeyanlar neden yüreğimizde med-cezirler ?
Galiba tutamıyoruz/tutunamıyoruz, hiç bitmiyor yürek fırtınasıda ondan.
Ne ümitler saklıyorum içimde ve de son nefese kadar saklayacağım ben.

Ümit o ki; hiçbir çile ve zorluk ruhu yıpratmasın, yolundan alıkoymasın.

Bedenimiz elbet eskir, pörsür. ya ümitlerimiz hayallerimiz ve tabi ki sıkı sıkı sardığımız, sarıldığımız yüreğimiz?

Sıkı tut yüreğini;
Çık onunla çimenler üzerine.
Katıl sende hayallerindeki mavi turlara
SavaÅŸ Don-KiÅŸotlar gibi yeldeÄŸirmenleriyle
Dal seyrine sevgilinin gözlerinde maviyle tüllenen enginlere…
KoÅŸ iÅŸte yüreÄŸinle tut ellerinden, yürüt onu çocuklar gibi…
Seherlerle uyan, yalvar Allah”a en güzel esmalarla ve içten dualarla.
ilahi mesajlarla açılsın kalp barajların.
Potansiyele dönüşsün içindeki tutkuların, arzuların…
Dostlarla ol,dost ol herkese ve herşeye. Sevgiliyle ve en sevgiliyle muhabbetler et. Yüreğinin çare-i yeganesine hem dem ol.
Mideni düşündüğün kadar onu da düşün, besle büyüt en lahuti manalarla.

Yorgunluk ,dermansızlık belirir çok zaman.Düşünemez insan, farkedemez neyi kaybettiÄŸini ve kaybederken neleri yitirdiÄŸini…

Ruhu sıkı tutmalı ki, düşmesin**
Mühim olan o çünkü…
Ve bir papatyanın düşen yaprakları sana ;
düştüm,düşmedim der gibi :
Ben seni tutuyorum düşmeyesin diye, sönmez ümitler dolduruyorum içine…
Pörsümez sevinçler, dipdiri hayallerle…

Nede olsa benim yüreğimsin yine de söküp atamam seni**
Sıkıca tutarım düşürmem seni bir daha söz…
Biliyorsun ben sensiz asla yapamam.

Sımsıkı tut yüreğini ki; düşmesin **

Ve sımsıkı sar ki onu; fazla üşümesin…

Bebeğim Büyümüş

Saturday, 04 November 2000
Büyüdünmü sen annem,biricik kızım?Yaşamında biryerlere beni kaldırma zamanı çokmu yaklaştı?
BeÅŸiÄŸinde üzüm karası alnına dökülen saçlarını geri çekerken sen uyunma diye nasılsa usulcacık dokunurdum…Mis gibi evlat kokusu burnuma gelirken,yumuk ellerin ne kadar küçüktü,bilsen…Öpsem öpsem doyamadığım gül yanakların…
Sen büyüdün belki annem ama;ben hala seni o bebekliÄŸindeki gibi sarıp,sarmalamak,göğsüme bastırmak istiyorum.Anne ben bebekmiyim,herÅŸeye karışıyorsun dediÄŸin anlarda fark ediyorum genç kız olduÄŸunu…Sana anlatırken,sana sınırlar getiriken hep sevgimden ve sana birÅŸey olmasın,sen üzülme düşüncelerimden…Bazen ileri gittiÄŸimi biliyorum ama,ne yapayım elimde deÄŸil…
Anne olmak böyle birÅŸey galiba Duygu’m,kızım…Hep endiÅŸe duymak,sizlere gözlerinize üzgü deÄŸmesin düşüncesinde olmak…Gülünce büzük dudakların,gözlerinin bal rengi ışıldayınca mutlanmak…Anne olmak zor iÅŸ belki ama çok da güzel…
Oturup seninle sohbet edebilmek,başımı o küçük göğsüne dayayıp,ya benim canım bugün çok sıkkın diyebilmek,paylaÅŸabilmek…
Biliyormusun senin deyiminle galiba ben anaç bir tavuÄŸum…Ama biliyormusun bebeÄŸim,siz varsınız diye mutluyum ben…neden budur yani;ben masumum…
YüreÄŸimin içinde yaÅŸayan sevgililerimsiniz siz,abin ve sen…Hem banane ,ben anneyim;herÅŸeye karışabilirim…ÅŸaka,ÅŸaka,hemen kızma bana,elbette anne olmam herÅŸeyinize burnumu sokmamı,her konuda istediÄŸimi yaptırmamı gerektirmiyor…Seni kızdırmak her ne kadar hoÅŸuma gitsede;birey olduÄŸunun farkındayım annem,bana acı gelen sadece artık kucağıma sığmıyor olman…Anneler gününün hatırına seni kucağıma oturtabilirmiyim?

Meryem ÖZKAN

Özlemlerim şehrim ve Sen

Saturday, 04 November 2000
Yasananlari yasanmis bitmis sayabilseydim, geriye bakmadan ileriye dogru ilerler, icimi saran bu yogun hasret duygusundan kurtulmus olabilirdim. Ileriye bakamayisim yillarca icimde kilitlenip kalan ozlemden. Belkide, her ani yasarken, degerini kavrayip ona gereken onemi verebilseydim bu yogun baski hakimiyetini surduremezdi icerimde.

Gerilerde ozlemlerimle odaklasan bircok kisi ve nesneler var. Bu kisi ve nesneler, kendi ozelliklerini kaybedip icimde birer hasret olmuslar. Yegane istanbulun dahi adi anildiginda aklima ilk gelen ucsuz bucaksiz bir hasret. Ve sevdasina doyamadigim o guzel sehrin insanlari, caddeleri, suyu, topragi. Ifadelere sigdiramam icimde biraktigi etkiyi. Sanki kendine sevdalansinlar diye butun canlilara bir buyu yapmis bu sehir.

Sonra seni tanidim sehrimin bir bogaz kiyisinda. Aksamin karanligiyla pekisen bogazin butun buyusu senin uzerine yansimisti adeta. Ve sonralari anladimki sehrimdi seni secen bana ozlemlerimin devami icin. Sen bir parcasiydin istanbulun, ustelik birbiriyle benzesen iki kardes kadar bir butundunuz.

Ozlemlerim ve sevdam Istanbulla beraber senle buyudu yillarca. Sehrimin benden esirgedigi siginabilecegim ufacik bir koyu senin varliginda bulabilecegimi umit ettim. Istanbulun buyusuyle etkilendigim senle bir ask, sonunda koca bir sevda yarattim. Fakat kendi icimde yarattigim bu sevdayi sana yansitamadim, bundanda kotusu sevdami dogru gosteremedigimde olacak, sevgime karsilik koca bir nefret edindim. Tipki sehrimin beni bir daha istemeyip uzaklara gonderdigi gibi , sende beni yakininda istemedin. Kisacasi ben sevdami yuzume gozume bulastirdim. Ozlemlerimin icinde seni dusunurken, daha bir buruk aci verir senin bana olan nefretin. Belkide bu acimin yarattigi intikamdir seni saran bu rahatsiz edici duygu.

Yine sehrimin bir bogazici kiyisiydi seni son gordugum an. Istanbul o aksam butun calimiyla karsimda alayci bir eda takinmisti. Aldirmadim sehrimin alayci tavrina cunku gururum beni terkediyordu senli zamanlarda. Sonra sen geldin nefretin ve kininle birlikte. Dalgali kahkahalara boguldu o an Istanbul. Sehrime kizip gucenemedimde aslinda hakliydi tavrinda. Kirgin ve kizgin bakislarla bakistik son konusmamizi yaparken. En kotusude yinede tereddut etmedim sevdami gercekligiyle yansitmaya. Simarik bir kiz uslubuyla ince ve zararsiz yalanlarla ciktim bu isin icinden. Cunku kendimin olmasada sevdamin gururu onde geliyordu herseyden.

Simdi senden ve sehrimden cok uzaklarda, yasamimin kendi icimdeki o ayri parcasinda belkilerin icinde cabaliyorum. Belkilerin en kotusude.

Kimbilir?

Sen sevgimle hayalimde olusturdugum bir karakterdin sadece.

Sokul Yangınıma Yar

Saturday, 04 November 2000
Ruhumuzun son deminde hüznün giysilerini üzerimizden çıkaralım
Sevinçler ekelim ovalara, maviş yelkenlilerle kuş sürülerine karışalım
Özlemlerin külünü denizlere serpelim, gökyüzüne salıncaklar kuralım
Sokul yangınıma yar, közü sönmeyen aşklarla yeni baharları karşılayalım

Zor bir sorunun düşünüşleriyle kanar içimiz yar, dökmeden dinle suskularımı. İstersen kollarımdan çivile, dağlardan çığlar indir, bin bir yerimden parçala. Gözlerine her inişinde yaşların, beni bu dünyadan terki diyar eyler. Bilmelisin ki, nefesinin kutsal esintisiyle bu yürek inadına yaşar. Sensizlik ölümse, özlemin zulümse yürek sızım, neden bu koca çınar varlığının sırılsıklam mevsimlerinde kan ağlar?
Gecenin derin kuyularında zamansız ve arsız bir yangınla dişlenen bedenimin düşlerinde, şimdilerde örgülü saçlı bir kısrak yol alıyor, beni yüreğimin kuytularında bir başıma bırakarak. Ruhumun sol sızısı, sazımın en güzel tınısı, gözlerindeki yanardağ patlamasıyla, küf bağlamış yaralarımı dağlıyor. Divit gözlerinle beni ölümden önceki baharlara salıyor.
Örümcek ağlarına rüzg

Munzur Kokusu Bir Sevdadır

Saturday, 04 November 2000
Munzur bir yaÅŸamdır, bir töre, bir yoldaÅŸ, bir çaÄŸrı. Bir umut, bir isyan, bir dost, bir inanç, bir bilge… Munzur kokusu bir sevdadır yüreklerde hiç bitmeyen …

Munzur daÄŸ kokardı, toprak kokardı ama kokusuna rengarenk çiçek, çeÅŸit çeÅŸit bitki kokusu, yamaçlardaki kar kokusu, güneÅŸin pırıl pırıl parladığı mavi gökyüzü kokusu da karışırdı…

Her bahar sevinç ve sevgi kokuları çiçek kokularına karışarak buharlaÅŸan Munzur’un eÅŸsiz güzellikteki sevda kokusuydu bu… Her sabah uyandığımda dışarı çıkar doyasıya Munzur’un kokusunu içime çeker, delicesine sevinirdim… Geceleri parıldayan yıldızların sevgileriyle doldururdum yüreÄŸimi, yoldaÅŸ olurdum çoban yıldızının yalnızlığına…

ÇocukluÄŸumda Munzur kokusuna bayılırdım. Hele yayla zamanı gelipte köylüler göçe baÅŸladığında. Her bahar çevreyi rengarenk çiçek ve çeÅŸit çeÅŸit bitki kokusu sarardı…

Munzur’un o tertemiz kokusunu ve güzelliÄŸini Munzur dağından baÅŸka dünyanın hiç bir yerinde bulamadım… Dünyanın bir baÅŸka yerinde asla olacağını sanmadığım ve rüzgarların dünyanın hiç bir yerinde getiremiyeceÄŸi kokuları, hiç bir ışığın aydınlatamayacağı renkleri, gül YaÄŸmurlarıyla en süzülmüş sevgilerden süzüp gün akıtırdı içime. Yıldız yıldız, nakış nakış, buram buram, serin serin… DostluÄŸu ve umudu çoÄŸaltmak, etrafa dağıtmak ve ufukların taa ötesini göstermek istercesine…

Bazı dostlarım ısrarla Munzur’la ilgili sorular sorarlar bana, üç beÅŸ cümleyle nasıl anlatılabilir ki Munzur. Bu duyguyu anlayabilmek için orada doÄŸmak, yaÅŸamak, büyümek, anlamak lazım, derim.

Sevgiler vardır hani hiç bitmeyen, eksilmeyen, tükenmeyen, yaşadıkça büyüyen. Bir narin çiçek gibi her gün yeniden yeşeren insanın iç derinliklerinde. Hani ulaşılamayan sevgiler olur ya, hiç sulanmadan, güneş görmeden büyüyen çiçeklere benzeyen sevgiler. Benim sevgim de öyle bir sevgi. Varmaz dilim çoğu zaman bu büyük aşkı anlatmaya. Sadece yüreğim vardır bu aşkı kutsayan, yalansız, içten haykıran.
Munzur’da saÄŸlık fışkırır, dostluk ve umut fışkırır. Oralarda yaÅŸayanlar yoksul da olsalar, ilaçsız, aÄŸrısız, sızısız yaÅŸarlar. Ortalama yaÅŸ oranı 80 dir. AraÅŸtırın yüz yaşını aÅŸmış bir çok insana rastlarsınız…

Oralarda ne hava kirliliÄŸi, ne trafik yoÄŸunluÄŸu var. Kentlere göre köylerin, yaylaların durumu karşılaÅŸtırma kabul etmeyecek derecede temiz ve saÄŸlıklıdır. İnsanlar, hayvanlar iç içe doÄŸayla baÅŸbaÅŸadır. Sessiz, sakin ve telaÅŸsız yaÅŸarlar…

Munzur ki, benim düş bahçemdi, sevgi dağımdı. Upuzun, derin vadilerin içinde Ninemle yürümeyi, onun güzel masallarını dinlemeye bayıldığım yerdi.
Ne güzeldi çocukluÄŸumun ve ilk gençlik çağımın ardına düşüp gezinmek daÄŸ, bayır Munzur’u. Munzur ki, yüreÄŸimin büyülü masaldağıydı.ÇocukluÄŸumu, ilkgençliÄŸimi koynuna bıraktığım sevdam, menekÅŸe gözlümdü….

Ondört, onbeÅŸ yaÅŸlarında evlenen gençlere imrenirdim, onlara hayranlıkla bakar, bir gün belki benim de eÅŸim ve güzel güzel çocuklarımın olacağını düşlerdim…Munzur’un o eÅŸsiz kokusu da düşlerime eÅŸlik ederdi…
Ah kadasına, belasına baÅŸ koyduÄŸum Munzur, bil ki senin özlemindir yaÅŸamımı anlamlı kılan… Bilki bir gün hüzünlerimi burda bırakıp ölümüne de olsa geleceÄŸim sana, öpeceÄŸim toprağını… Unutma beni…

Buralar Munzur kokmuyor.. Ben Munzur’un taze, temiz, serin kokusunu özlüyorum ve belki de asla bir daha o eski kokuyu bulamayacağım, çünkü o koku ayrıca çocukluk düşlerimin de kokusuydu. Unutma Munzur’un çocuÄŸuyum ben, Munzur da doÄŸdum, Munzur’un sütünü emdim.

Çocukluk ve ilk gençlik düşlerimde kaldı o kokular belki. Belki de ne kadar koklarsam koklayayım, asla o günlerdeki başımın döndüğü kadar dönmeyecek başım… Ama olsun yine de bütün sevinç ve sevgimle gideceÄŸim, seveceÄŸim Munzur’u…

Düşünüyorum da şimdiki çocuklar, gençler bilgisayar, internet gibi, binbir çeşit elektronik oyuncaklar ve televizyonla büyüyor kent yerlerinde, doğayla bağı kopuk bir biçimde. onlar doğayı, bağı, bahçeyi, dağı, ekini, bostanı, toprağın kokusunu, doğal yaşamı nerden bilsinler.

İstanbul’da Amsterdam’da, Bon’da Londra’da Paris’te toprak kokusu yok ki… İs kokusu, kömür, eksoz kokusu, çöp kokuları var. DaÄŸ kokusu yok…
Aslında kentler çocuk büyütülecek yerler değil diye düşündüğüm çok olmuştur, dağ kokusu yok oralarda, doğal insan kokusu yok. Her şey yapay, herkes, herşey paraya endeksli, herkeste bir hırs, bencillik ön planda ama neylersinki kısılmış kalmışız kapana bir kez.

Oysa benim sevdiÄŸim koku, insanın insanı sömürmediÄŸi, insanın insanı ve duygularını parayla satmadığı, satın alamadığı, kırık yüreklerin acısını, yüreÄŸinde taşıyan, asla yalanı, dolanı bilmeyen o saf köylü çocukluÄŸumun sevdiÄŸi kokuydu bu koku…
Elma ağacının çiçek kokusuydu, yemyeşil kırların, uçsuz bucaksız yamaçların kokusu, kar kokusuydu, ninemin bitmez tükenmez sevgi kokusuydu.

şu diyar-ı gurbette insanın geldiği yerleri araması, vatanına, sevdiklerine hasret kalması ne kadar da hüzün veriyor insana, ne kadar da acı veriyor.
Bütün bu güzelliklerin kıymetini ise yıllar sonra ayrı düştüğümüzde fark ettik ey sevgili Munzur.
Zaman rüzg

Üşürdü Gözlerinde Laleler

Saturday, 04 November 2000
Soluğu yetmemiş bütün sevdaların yitik aşkla yüzleşmesinde
Bütün renkler uyumsuz yaşadılar asırlarca ruhlarında aşkları
Sessizliğin özleme sarılıp yattığı kahırlı ve ilençli gecelerde
Sivri bir bıçak doğrardı yürekte hiç açılamayan sarı laleleri

Sesinin turkuvaz özleminden bir sıyrılabilsem yalnızlığıma ve sana olan dirayetsizliğime aldırmazdım. Karalayıp karalayıp bir kenara tutuşturduğun sözlerimi bir bütünleyebilsen, anılarına bir daha dönüp bakmazdın. Gece utangaçtır kadınım, giysileri ayağa düşen bir yosmadır. Soğuk odalarda aşkı kutsamazsan soluğunla hasreti sonsuza dek giyecek bir hastadır. Ben senin yokluğunda düşlerimi gülüşlerinle birlikte ısıttım, ama yüreğim ağlamaklı kaldı kadınım.
Bilmelisin ki, duruşuna inanmadığımız hiçbir pozda yansımamızı beğenmeyiz. Fırtınası yürekten gönüle taşan, an gelip aşkı yazanları bile ağlatan özlem sarılışlarından bile kaçar yürek. Ak kağıtlara damlayan gecelerin sözcükleri kurulanmadan, yeni düşünüşlerle kavrulmalara savrulur garip yürek. Sadece yüreğin değil kadınım. Seni sevmeme, sana bağlanmama biliyorum ki, en fazla gözlerin sebep.
Peçetelere düşürürdün kimi göz yaşlarını. Mor gülüşlerin kaldırımlarında yürür, rengi içimde biçimlenen eksizlerinin mutluluğunda hasretlere düşerdim. Ansız bir sepken gibi üşürdüm ellerini özleyince. Yüreğinin dereleri içimdeki denizlere yönelir, lirik bir yürek dağlamasının sorgularında, yüreğimi gönlünün sularında yıkardım.
Yelkenini şişirdikçe biz hüznün, matrak bir hava dolardı içimize. Yamalı düşlerin geri dönüşüm ağrılarında sözün ülkesine sürerdik aşklarımızı. Yalnızlığımıza yetmeyen ve içimizdekileri asla söndürmeyen sevda gözlerinde çorak umutlarımızı arardık. Ömür kıvrak bir rakkase gibi dönerdi önümüzde, sancılı başkaldırılarla.
Kimi özgürlük, ya da çok sevmenin kayıplarını konuşurduk güneşi uğurlarken biz. Dalgalar bizi dinler, martılar balıkların geçişini seyrederdi parlak sularda. Eski sevdalar ara ara yoklardı bizi, ellerimiz bakışlarımızdan sıkılınca. Sardıkça birbirimizi rüzgarın bile avuçlarını ısıttık biz. Damacana bakışlarla dingin resimlerde öyküler derdik. Her ayrılığın öpüşlerinden gözyaşlarımızın kapaklarını açtık.
Oysa, sen üşüdükçe bir yanım eksik düşerdi gözlerine. Ertelenmiş, belki de hiç söylenmemiş sözler gibi bakışlarına tutunurdum. Serüvenleri dilde biçimlenen, öpüşlerle güçlenen ve şiirlerle dillenen bütün sevda denemeleri, başlığı en sona bırakılan yazıtlarca tiz çığlıklara dönerdi sırtını.
Okkalarca altının serpiştirildiği, onlarca yüreğin ellerini ve terlerini sıvadığı görkemli saraylarda aşksız gölgeler dolaştı geceleri. Mermer yalnızlıklarıyla ışığa baktı, boş odaları, avluları voltaladı. Ne içinin gölgelerini sevdi, ne de ruhunu görebildi. Göz yaşlarının sarmalında ömrü boyunca mecnun gibi, hiç olmayacak Leylasını aradı.
Denizlerin yıldızları ağırladığı, göklerin kendi göz yaşını silemediği ve en çok da gözlerinde sevdiğim bir hayatın çok uzak bir kentinde bitimsiz halaylara durdum seninle. Görkemli saraylarda, mavi yansımaların düştüğü avlularda sessiz resimler çizdim senden habersiz. Çekince ellerini ellerimden gecenin yakasından tuttum, silkeledim bütün sahte kalabalıkları ve şiirler yazdım sana, artınca martıların çığlıkları.
Ezberlenmesi zor bütün ÅŸarkıların zehirli sözlerinde yasak bir mevsimin senfonisiydi yaÅŸadığımız. Alaturka sahnelerde ellerimiz utangaç replikleri karıştırırken, kimliÄŸini kaybetmiÅŸ anlamsızlıklarda el yordamıyla araladık renkli mekanları. Her sırrın bir gün kendine döndüğü, her yanlışın doÄŸruyu bulduÄŸu aÅŸkın sevda bahçelerinde ‘üşürdü gözlerinde senin laleler’.

Selahattin YETGİN

Satır Aralarına Ördüm Yokluğunun Sancılarını

Saturday, 04 November 2000
Satır Aralarına Ördüm Yokluğunun Sancılarını

“ Sen üzülme diye satır aralarına ördüm yokluÄŸunun sancılarını. Duyup aÄŸlama diye bir saçak altına sığınıp ÅŸimÅŸek gürültülerinde yutkundum sensizliÄŸin çığlıklarını. “

YüreÄŸinde bir bahar göremeden, kanayan yaralarımı iyileÅŸtirmeden çekip gittin. Gitmeliydin, hiçbir zaman dönmeyecek ÅŸekilde yüreÄŸimde sana dair ne varsa alıp gittin. Gittin diyorum hiçbir zaman yüreÄŸime gelmemiÅŸtin sen. Evet, bu cümleyi kurmamak için ne savaÅŸlar verdim yüreÄŸimin hücrelerinde bir bilsen. Seni üzmemek için acılarımda demlenmiÅŸ bu cümleyi hep erteledim dudaklarımdan. Yalnızlığında depreÅŸen yaralarımı görme diye kalemi kırdım, ismini anan dudaklarıma kilit vurdum seni üzecek tek bir kelime söylemesin diye. Sen varken taze tomurcuklar açan kelimelerim yokluÄŸunda paslansın istedim. Sen benim canımdın. Sana ve gözyaÅŸlarına kıyamadım iÅŸte. Sana acı vermemek için yüreÄŸimdeki “ senden ” kaçtım. Senin olduÄŸun her yerden uzaklaÅŸtım. Hayattan, bu satırlardan kısacası her ÅŸeyden kaçtım unutmak için deÄŸil senin gidiÅŸini kendimden gizlemek için. Gitmelerini erteledim yüreÄŸimin kıyılarında. Bitkisel hayata girmiÅŸ varlığını kendi soluÄŸumla yaÅŸatmak istedim. SoluÄŸu tükenmiÅŸ bir cana “ canımı “ verircesine yokluÄŸuna anlatan kelimelerden kaçtım..Canımdan canımı koparıp biraz daha varlığında gülümseyebilmek için kendimi seni hatırlatan kelimelerle avuttum. Kendimi “ yalnızlığımla “ aldattım. GidiÅŸlerine kaç kuyruklu yalan uydurdum. Kaç kez kaçınılmaz bu gerçekle aynalarda yüzleÅŸmekten korktum. Hiçbir zaman dillendiremedim senin gidiÅŸini hatırlatan kelimelerle. Ama yutkunamadım, dudaklarıma kilit vuramadım iÅŸte .” Hiçbir zaman yüreÄŸime gelmemiÅŸtin sen. “. Gece olup herkes evine döndüğünde anladım senin bir daha dönmeyecek ÅŸekilde gittiÄŸini. Gittin, hiçbir zaman geri gelmeyecektin….

Varlığındayken her gece aradığın vakitlerde ben hala sen ararsın diye seni bekledim sen kokan köşelerde. Seni bekledim hep. Seni beklerken karanlıklarla oyalandım biraz. Körebe oynadım zamanla. Kovalayan yalnızlıktı ben ise sana ve varlığına kaçan oldum. Hep yokluÄŸuna ebe oldum bilmediÄŸim oyunlarda.. GözyaÅŸlarımı avuç içlerimde saklayıp seni bekledim iÅŸte zamanın kör saatlerinde. Seni götüren tarihi alnımın ortasında bir mıh gibi çaktım. Ve hala gittiÄŸin günde hala bıraktığın yerdeyim…Bir gün gelecekmiÅŸsin gibi seni bekliyorum sen kokan köşelerde….

Hatırlar mısın bilmiyorum. Senden önceki terk ediÅŸlerimi yazdım sana. Acılarımı katık yapıp aynı sofrada paylaÅŸmadık mı seninle. Hüznün içinde umutsuz kaldığımda “ Pes etmeler bize göre deÄŸil, yılmakta öyle. ÅŸimdi hadi tut ellerimden. Gir hadi yüreÄŸimden içeri böyle hüzünlü olduÄŸun zamanlar. orada cennetten bir köşe var senin için. KuÅŸlar, çiçekler, kelebekler. orada biraz mutluluk doldur yüreÄŸine, huzur doldur. Sığınağın olsun orası, sığındığın. İçinde akan derede yıkan ve sıyrıl tüm acılarından. “ satırları geliyor dilimin ucuna. YüreÄŸim ise her satırında seni arıyor. Susup bakakalıyorum senden kalan tek hatıra bu satırlara..Huzur arıyorum gözlerindeki mutluluk ülkelerinin baharlarında. Sığınak arıyorum yalnızlığın ayazlarından kaçıp yüreÄŸimi ısıtabileceÄŸim. Seni arıyorum lakin yüreÄŸimde bulamıyorum. Ruhum gitti derken yüreÄŸim kabullenmiyor gidiÅŸine.. Ruhumla kalbim arasında tek başıma kaldım. Gittin mi yoksa giden sadece mevsimler miydi bilemiyorum. BildiÄŸim tek bir ÅŸey var ; yalnızlığında yetim, karanlıklarda sensiz kaldım…

Bu satırları yazarken annem ile kız kardeşim yan odada ben ise sessizce gözyaşlarımla sana akıyordum senin sırtınmış gibi yokluğunu hatırlatan duvarlara yaslanarak. Hiçbir zaman gelmeyecek olsan da imk

Baharda AÄŸlayan Bulutlar

Saturday, 04 November 2000
Hayat bazen bizlere oyun oynar gibi olsada her yolun ardından gelecek olan sevgilerden uzaklaÅŸmak hep bizim yüzümüzden…
"Sen üzülme gülüm" diyerek geçirdiğimiz empati kurmalarımız kendi egolarımıza bağlı bir sahiplenme duygusu gibi geliyor. Belki de büyüklük egolarının sahip olma egolarımızın tatmini. Kim bilir hayatta sevgi adına yapılanlardan da bu yüzden şik

Sedef Çiçeği

Saturday, 04 November 2000
Mahkeme salonunda, seksen yaslarindaki yasli çiftin durumu içler acisiydi.Adam inatçi bakislarla, suskun ninenin aglamaktan iyice çukurlasmis gözlerini ve bikkin bakislarini süzüyordu.

Hakim tok sesiyle, yasli kadina:

"Anlat teyze, neden bosanmak istiyorsun?"

Yasli kadin, derin bir nefes çektikten sonra bas örtüsüyle agzini aralayip, kisilmis sesiyle konusmaya basladi.

"Bu herif yetti gayri, 50 yildir bezdirdi hayattan…"

Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda… Sessizlik, bu tür haberleri her gün manset yapan gazetecilerden birinin flasiyla bozuldu. Kim bilir nasil bir manset atacaklardi, yasanmis 50 yilin ardindan? Çok sayida gazeteci izliyordu davayi… Kadin neler diyecekti ? Herkes, onu dinliyordu. Yasli kadinin gözleri doldu ve devam etti:

"Bizim bir sedef çiçegi vardi çok sevdigim… O bilmez… 50 yil önceydi.. O çiçegi bana verdigi çiçekler arasindan kopardigim bir yapragi tohumlamistim, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadi onlari yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya basladi.O zaman adak adadim. Her gece günes açmadan önce, bir tas suyla sulayacagim onu diye… Iyi gelirmis derlerdi. 50 yil oldu, bu herif bir gece kalkip bir kerede bu çiçegi ben sulayayim demedi. Taa ki geçen geceye kadar…O gece takatim kesilmis uyuyakalmisim… Ben, böyle bir adamla 50 yil geçirdim. Hayatimi, umudumu, herseyimi verdim. Ondan hiçbirsey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildigim görevlerden birisini yapmasini bekledim.Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."

Hakim yasli adama dönerek;

"Diyecegin birsey var mi, baba?" dedi.

Yasli adam bastonla zor yürüdügü kürsüye, o ana kadar suçlanmis olmanin utangaçligini hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi.

Tane tane konustu:

"Askerligimi Reisicumhur köskünde bahçivan olarak yaptim. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime’mi de orada tanidim. Sedefleri de… Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. Ilk evlendigimiz günlerin birinde, boyun agrisi nedeniyle, onu hekime götürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa; boynundaki kireç sertlesir, kötülesir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansin, gezinsin dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun… Lafim geçmedi… O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yuz tuttu. Ben ona: "Gece çiçek sularsan geçer dedim. Adak dilettim… Her gece onu uyandirdim ve onu seyrettim. O sevdigim kadini, yavrusu bildigi çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki…" dedi adam. O yastaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle… "Her gece, o yattiktan sonra uyandim. Saksidaki suyu bosalttim. Sedef, gece sulanmayi sevmez, hakim bey… Geçen gece de… Yaslilik… Ben de uyanamadim. Uyandiramadim… Çiçek susuz kalirdi ama kadinimin boynu yine azabilirdi. Suçlandim…Sesimi çikartamadim…"

O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes agliyordu…

"Sevgide cömert ama sevdiklerimizi kirmada oldukca cimri olalim"

AÅŸka Kurban Kariyer

Saturday, 04 November 2000
Aşk mı kariyer mi sorusu hayat sadece siyahtan mı yoksa beyazdan mı ibaret der gibi geliyor bana. Veya insanın yaşamında sadece yaz mı yoksa kış mı h

Gül ve Mektup

Saturday, 04 November 2000
Merhaba,
Merhaba uzakların nazlı ve şirin papatyası,
Asi ve hırçın bir bulutun fırtınası,
Merhaba sılamın mavi rengi,
Aksi çiçeğim, doğunun buğulu rüyası,
Sırrım ve gizemim, son limanım merhaba.

Tarifini yapmalı yeniden,
Seninle sevdanın
Ve bu sevdaya
Hiç ayrılık,
Hiç hüzün,
Hiç mutsuzluk,
Hiç acı
Hiç özlem katmadan
YaÅŸamalı yeniden…

Bir bilsen kaç soru işareti gelip yordu beynimi, kaç tane yarım şiir bıraktım hasrete dair, görseydin kaç geceyi kapımın önünde geçirdim yıldızlara dalarak. Dinlediğim her aşk şarkısına eşlik ettim ve her ayrılık şarkısını, her özlem türküsünü sana hediye ettim.
Ağır geldi akşamların yalnızlığı, umudumu kuşların kanadına, umutsuzluğumu toprağa armağan ettim. Kuşlarım sana geldi mi bilmem ama umutsuzlukla başım dertte. Ellerimle bakıp büyütmeliyim, gözümden sakınmalıyım umudumu ve sana saklayabilmeliyim ki sen bulduğun zaman sevincine hazır olabilmeliyim.
Yüreğimizde bir nisan yağmuru, tüm heybetiyle oluşan gökkuşağı, hafif ıslanmışız, caddeler boş, yoldayız. Toprak kokusu, tazelik, çiçekler, yan yanayız, zaman durgun bir göl gibi, yürüyorum gelmiyorsun bekliyorum sen yürümeye başlayınca ben gidemiyorum. Nasıl bir rüya bu, hem hiç uyanmadan devam etsin diye bekliyor bir yandan bedenimize hükmedemiyoruz.
Kimi günler çocuklar ellerinde güller bana doğru koşuyorlar, gülleri uzatıyorlar, güllere bakıyorum, ne kadar masumlar. Gülleri almak istemiyorum çocuklar üzülüyorlar ama bilmiyorlar ki elime aldığım her gül seni anımsatıyor bana ve ben dallarından kopmuş güllerin hayatlarının kısa olacağını biliyor, kahroluyor, için için ağlıyorum. Çocuklara da seni anlatamam ki, gülleri almıyor çocukların başını okşuyor ve içim buruk gülümsüyorum sana gülümsediğimi düşünerek.
Ayrılık ve acı neden hep aşkla beraberdir, neden aşk kedere arkadaşlık eder ve neden aşk, yüreğimize gelirken hasreti ve özlemi yanında getirir ve neden aşkın diğer yüzü hüzündür?
Gerçekler acıdır bazen ve acıtır. Aslında gerçeğin kendisi tatsızdır ona acı ya da tatlı olmayı biz emreder ve yükleriz. Bırak acı olsun, biraz hüzün, biraz keder olsun. Acı olgunlaştıracak, hüzün yaramızı kapatacak, keder sevgimizle heder olup yok olacak.
Sırrım ve gizemim,
Sanırım neşe, mutluluk, sevinç ve heyecan dolu bir mektup olmadı ama yüreğimden oldu, gönlümün en gizli yerinden oldu. Sahte değil saf ve temiz oldu.
Olsun be uzakların gülü, saklı bir şehrin saklı maşukuyum ben, yeri gelir böyle dolar, hüznü yazar, yeri gelir sağanak bir yağmur olur neşeyi yazarım. şairlikte var hani ve her şair biraz divanedir de, sen divaneliğimize, şairliğimize ver.
Mutlu kal yaÄŸmur bulutu,
Sevinç yoldaşın olsun, hüzün bahçene uğramasın.
Seni hatırlayan bir kalp her zaman olacak, biliyorsun değil mi? O titreyen gülüşünü hisseden bir yürek var hissediyorsun değil mi? Mek

Merhametle Aşk Arasında

Saturday, 04 November 2000
Merhametle aÅŸk arasındasın… Diz çökmüş bekleyen halinle seni affetmek en akıllıca olanı.

Sabırdan örülmüş bütün sevdaların diz kapaklarındaki kireçlenmeler kadar hasar ve acı bırakması bir yana, senin seçimlerinin bana yüklediği bütün kederleri sana geri yollamak aklımın ucundan bile geçmez. Sevme; işte böyle bir şeydir**

Ezberlediğim ilk mısra Ahmet Arifindi, diyordu ki;

“Terk etmedi sevdan beni,

Aç kaldım susuz kaldım…

Hayın karanlıktı gece,

Can garip, can suskun,

Can param parça…

Ve ellerim kelepçede,

Tütünsüz uykusuz kaldım,

Terk etmedi sevdan beni**

Diyordu ki hayat;

Ezberlediklerinle sev beni,

Ezberlediklerin eskittiklerin olmasın…

Çal düdüğünü kara trenler gibi hayata

Makinistte sensin, yolcuda, yolda…

Bir bezle bütün dünyanın tozunu almak için çıktıysan yola, karşına çıkacaklara hazırlan yoldaÅŸ… En kestirme sokaklar bile, seni umduÄŸun kadar çabuk çıkarmayabilir düşündüğün yere. GüneÅŸte kızarmak, rüzg

iki kum tanesinin aşkı

Saturday, 04 November 2000
Günün birinde bir çölde iki kum tanesi karşılaşmış ve birbirlerini çok
sevmişler uzun bir süre çok yakın olmuşlar. Birbirlerini yanlarında,
canlarında olarak sevmeyi öğrenmişler. Derken bir rüzgar çıkmış kum
tanelerinden biri yerinde kalırken diğeri biraz uzağa savrulmuş. Çok
uzak değillermiş ama yinede göremiyorlarmış birbirlerini. Sevgileri hiç
azalmamış yine sevmeye devam etmişler. Birbirlerine ulaştırabildikleri
sesleriyle, haberleriyle yaşıyorlarmış ve artık görmeden seslerinde
sevmeyi öğrenmişler.
Bir gün biri diğerine "sevdamız sonsuza erişmesi için aynı anda bir
dilek dileyelim" demiş. Ikisi de aynı anda bir dilekte bulunmuşlar ve
tam o sırada bir fırtına çıkmış. Bu kavuşmamız, sevdamızın sonsuza dek
sürmesi olabilir diye ikisi de kendilerini fırtınaya bırakmışlar.
Gözlerini kapayıp fırtına dindiğinde sevdalarının yanı başında olmuş
olmayı arzulamışlar. Fırtına o kadar kuvvetliymiş ki o güne kadar
yıllarca yerlerinden kıpırdamayan kumlar bile başka yerlere
savruluyorlarmış.
Fırtına günlerce sürmüş kum taneleri de oradan oraya savrulup durmuşlar.
Ikisini de bir sabırsızlık sarmış. Fırtına durmuyor aksine artıyormuş.
Fırtına dinmek bilmedikçe onlarda sabırla sevmeği öğrenmişler. Günler
geçmiş sonunda fırtına durmuş gözlerini açtıklarında ikisi de başka
alemlerde bulmuşlar kendilerini. Bu fırtınanın onları birleştireceğine
o kadar inanmışlar ki birbirlerini yanlarında bulamayınca yüreklerinde
derin bir acı hissetmişler ve acıyla sevmeği öğrenmişler. Kendilerine
birazcık geldiklerinde ikisi de bu fırtınayla başka başka yerlere
savrulduklarını anlamışlar. Biran ölmek istemişler ama sonra
birbirlerini hiç görmeden,mesafelere, engellere rağmen sevmeği
öğrenmişler. "Eskisi gibi bağırsakta sesimiz ulaşmaz ki birbirimize"
demişler. Ikisi de yeni yerlerinde kimseyle konuşmamışlar ve yıllarca
hep susmuşlar. Hep yeni bir fırtına ümidiyle birbirlerine ihanet
etmeden beklemişler. Böylece umutla sevmeyi öğrenmişler. Yıllar geçmiş ama

sevgileri hiç geçmemiş.
Birbirlerinden hep umutlu olarak yaşamışlar. Bir gün ikisi de
birbirlerinden habersiz aynı anda gözlerini kapamışlar ve kavuşmak için
yeniden fırtına çıkmasını dilemişler. Beklemişler beklemişler ama
fırtına bir türlü çıkmamış. Kendilerini tüm benlikleriyle fırtınaya
bırakmak için oldukları yerde dönmüş durmuşlar ama hepsi nafile küçük
bir rüzgar bile çıkmamış. Sonunda durmuşlar ve gözlerini açmışlar.
Sevdiklerinin, sevdalarının, yıllarca beklediklerinin tam karşısında
durduklarını görmüşler ve hemen ikisi de yıllar önce diledikleri dileği

anımsamışlar.
Dilek şöyleymiÅŸ "Allah’ım bizi birbirimize her ÅŸeyiyle sevmeÄŸi
öğrendiğimizde kavuştur. Öğle kavuştur ki sevdamız sonsuza erişsin."
Sonunda anlamışlar ki birbirlerinden çok uzaklarda geçirdiklerini
sandıkları yılları aslında birbir yanı başlarında geçirmişler.
Dileklerinin kabul olması için yılların geçmesi gerektiğini öğrenmişler
çünkü onlar sevmeği her şeyiyle öğrenmeği dilemişler.

Dilekleri kabul olmuÅŸ umutla, sabırla, acıyla, yakında, uzakta…her
ÅŸeyiyle sevmeÄŸi öğrenip birbirlerine kavuÅŸmuÅŸlar. SevmeÄŸi bildikten sonra mesafeler, acılar, yıllar, aylar…asla sevdayı
söndürmez ama sevmeği bilmedikten sonra yanı başında ki sevdiğini bile
yıllarca göremeyebilir insan…


Bad Behavior has blocked 204 access attempts in the last 7 days.